Haz – Adem’in Yolu Bölüm 1 (İspanya)

Genç Erdem Avrupa’nın tadına bir kere bakmıştı. Yemeğin tatlı kısmını (İspanya) özellikle sona sakladı.Bu yolculukta adını babasından almıştı: Adem.İspanya’dan Fas’a devam edecek serüveninde, oraya buraya çarpıp bedenini, farklı duygulara bürünüp ruhunu tanıyacaktı. Bu sefer İspanya toprakları ayna olacaktı Adem’e.

Bir de yol arkadaşı Peynir. O da Adem kadar hevesli, eğlenceli, sınırsız biridir. Akşam Peynir’le Kadıköy’de buluştuk.Kadıköy’de son 2-3 turumuzu atacak ve evi havalimanına yakın olan bir arkadaşımıza geçecektik.Turlamalar esnasında Kadıköy’de Hazzy hanımı bulduk ve son günümüzü beraber geçirme isteğiyle Hazzy’yi de kapıp Kurtköy’e geçtik. Bazı kualler sonucunda güzel gecemiz başlamıştı.Sabah uçağımız olsa da buna fazla aldırmadan gece sefamıza devam ettik.

Gözlerimizi 2-3 saat uyumak üzere kapamıştık. Açtığımda, hava aydınlanmıştı. Bu işte bir gariplik vardı; alarmlar çalmadan kalkmış isem hava aydınlık olamazdı. O halde alarmlar çalmadı! Bu fikir vücuduma indiğinde yataktan aniden zıpladım, ev halkına seslendim.Alarmlar çalmadı!!! Herkes uyandı ve saatleri kontrol ettik. Uçağın kalkmasına 45 dakika kalmıştı.Yatmadan önce evdeki herkesin arasında; bak bende alarmı kuruyorum, şu saatte kalkarız şeklinde konuşmalar geçmişti… Buna rağmen binanın üzerine gökten bir manyetizma düşmüş olacak ki alarmlar ötmez olmuştu.

Evden apar topar çıktık. Ayakkabılarımızı bile bağlamadan havalimanına doğru koşturduk. Koşturmaca, depar, kan, ter derken yine bir biçimde kendimi uçağın içinde buldum.Evren her uçağa binişimde bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Bak işleri sona bırakma, havalimanına erken git … Ancak ben kendimi her seferinde bir şekilde uçağın içinde buluyordum. Evrenin mesajı da rafa kaldırılıyordu.

Bam. Indik, İspanya’dayız. Peynir’le birbirimize bakıp “Nasıl oluyor?” diye sorup gülüşüyorduk. Ben demin İstanbul’daydım, şimdi nasıl buradayım. Uçağa yüzlerce defa binmiş olsam da her seferinde bu durumu ilk defa yaşıyor gibi şaşırıyorum.

Havalimanından çıktık, hemen otostop yapmaya başlamıştık. Ülkelerine otostop canavarları gelmişti. Hareket eden her bir araç bizim için bir avdı. Her birinin şoförü ile göz teması kurup avlanıyorduk. Bazı otostopçular bu duruma paylaşım, bazı doğa severler ise karbon salınımını düşürecek bir davranış gözüyle bakabilir ama biz avlanıyorduk.Çünkü yola açtık.

İki genç bizi havalimanının çıkışında aldılar. Kendileri de Madrid merkeze gidiyorlardı. Şoförün kadın olması, İspanya’da olduğumuzu hatırlattı. 

Madrid merkeze geçmiştik ve insanlarla bakışıp gülüşüyorduk.Farklı bir eko sistemdeydik; burası daha az hırçın, daha rahat ve azıcık daha sevgi doluydu. Sokakta İspanyol kadınlar bize bakıp gülümsüyordu. Peynir bana dönüp “Ben bu kadınlarla nasıl iletişim kuracağım?” dedi. “Çok güzeller, kendimi onların yanında çok küçük hissederim.” Tabi öyle olmadı; Peynir de ben de 2 gün içinde her şeye adapte olmuştuk. 

Şehirlerde insanlar rüzgarlar gibidir ve Madrid’in rüzgarı meltemdi, sıcak ve insanı okşayan. İnsanlarla anlık temaslar kuruyor ve tarif edilmesi güç sevgi bağını hissediyordum. Kültür ve refah birer kokudur. Karışımlarındaki uyum sağlanırsa insanlarda küçük bir tebessüm oluşur.Güzel tütsüler karıştırılmıştı şehre ve sıcak meltemleriyle çekiyordum içime. Bu koku ve bu rüzgarla fazlaca zaman geçirirseniz üzerinize siner. Nasıl mı? Yüzleriniz, vücutlarınız, duruşlarınız bütün kültürü, yaşantıyı ve kişinin duygusal geçmişini anlatır. Burun üstüne dikkat edin, kaşların arasında şişkinlik olan insanlara bakın; hayat boyu çok sinirlenmişlerdir. Kasları, kaşlarının arasına sıkışmıştır, bir nur topu dayamış kollarını iki kaşa, oturmuştur. Ya da dikkat edin mutlu insanlara, gevşektir yanak kasları… Ya da sinsi insanlara dikkat edin… Sadece yüz değil bütün beden izler taşır geçmişin akıntısından. Nasıl ki yağmur yağdığında derelerde akan su hızlanır, taşlar da bu durumda nasibini alır ve  yavaş yavaş ufalanırlar. İnsan da yaşantıdan nasibini alır ve vücudu yavaş yavaş devinir. 

Daha ilk günden oturduk en yoğun caddeye, elimde ukuleleyle. Bir kaç şarkı döküldü sokağa. Şarkının kaldırımlara nasıl yazılacağını öğreniyordum. Geçip giden insanlara eski sevgililerini nasıl hatırlatacağımı ve onları nasıl şaşırtacağımı öğreniyordum. Her bir ses ve bunların dinleyici üzerindeki yankısı benim kulağıma güzeli fısıldıyordu. Mesajları okumaya ve çalmaya çalışıyordum. 10-15 dakika içinde 3-4 euro kazandık; kur değişimine ayak uydurmam gerekiyordu.Olanı olduğu gibi değil dörtle çarparak algılamak zen-budism, tao öğretisine tersti ve biraz zorlanıyordum. 

Bu gezide de diğer gezilerde olduğu gibi akşamlarımızı sadece Couchsurfing’den kalacak yer bularak veya sokakta kalarak geçirecektik. Madrid’e geldiğimizde hostumuzu ayarlamıştık ve tatlı evimize geçtik. Ev sahipleri mükemmel insanlardı. 5-6 genç bir evi paylaşıyorlardı. Evde biraz ispanyol sandviçi yiyip sohbet ettik.Beatriz hanım ile yoga ve meditasyon üzerine uzunca konuştuk. Kültürün suyundan içmek istiyorsan çeşmeye gitmelisin; çeşme ise onların yaşam alanlarıdır. Bilgisel paylaşımların yanısıra kişilerin konuşma içindeki yaklaşımları, rahatlığı, açıklığı, mimikleri, misafirperverliği sana o kişinin oluşumunda etken olan yörenin özelliklerini fısıldar. En büyük gezinin zihinlerin içinde olduğuna inanan ben, tarihi dokuları ziyaret etmekten ziyade yaşayan dokulara dokunuyordum. Dokunan ben ile dokunulan ben içerisinde bir niyet yok ise beyazlık ve saflık beraberinde geliyordu. Nice kirlenme ve temizlemelerin başındaydım. Elimde saf bir beyazlık, gözümde bir bant… Etrafımda dönüp duruyorum; beyazlatacak duvar arıyorum. Bilemem hangi renge boyadığımı… Bıçak kendini nasıl kesemez, ateş kendini nasıl yakamazsa, duvar olup bakamam rengime. Bu körün bildiği tek şey, ellerinin dokunduğu duvarlarda akıp gittiği. Sürtmüyor, yakmıyor; sadece beyazı umuyor ve dokunuyor.

Yola koyulduk, rotamız Toledo ! Madrid’in güneyine doğru otostopa başladık. Yolumuz kısaydı ancak otostop bir hayli uzun sürdü. İspanya’da otostopta zorlanacağımızı görüyordum.İspanya da otostop hiç yaygın değilmiş, bunu çokça kez duysak da beklemeye alışık olmamızdan otostop dışı bir yolculuk tahayyül bile etmemiştik.Bunun dışında 2 erkek olmamız, çok renkli giyinmemiz gibi sebeplerden daha zor araç buluyorduk.Şöförler Büyük bir süzgeçe giriyor ve çoğu eleniyordu.Bu gibi durumların sonucu, uzun süreli bekleyişler.

1 sonraki an Toledo’ dayız. O bekleyişler arasında an geçişleri her ne kadar sancılı olsa da İstediğin noktaya varınca, sancıların hiç bir anlamı kalmıyordu.Vardıktan sonra o sancıları ipe bağlamış sürükleye sürükleye ilerlemek te ayrı bir sancı oluşturuyordu. Bırak gitsin! Şimdi Toledo’dasın! İnsan yaşadıklarına çok büyük manalar yükleyip, o durumu yaşamazken eski yaşanılanı üzerine yapıştırıp, eskiyi  yaşamayı çokça kez çabalar. Bunu yaşadığı deneyimi defalarca dillendirerek, hatıralarına sürekli dönerek yapar.Tamam, anladık çok çekmişsin ama şuan çekmiyorsun! Heyo burada mısın ? zaten orada olamazsın. Çünkü buradasın. Bam! tokat! 

Cümlelerinize dikkat edin, bu ağızdan çıkan şu cümleler bir sonraki anın yaratımını etkiliyor. Yaratım süreci düşünce ile başlar cümle ve hareketle devam eder. Sen kendi hayatını yaratmak mı istiyorsun?Seçimlerini seçmek mi istiyorsun ? O zaman önce cümlelerini, sonra düşüncelerini izle.Seni gerçekten yaratmak istediğine götürecektir.

Toledo’da Hostumuz Jory abla ile buluşmuştuk. Bu Amerika’lı abla yaklaşık 50 rastaya sahip modern, yalnız başına Toledo’da yaşayan, ingilizce öğretmenliği yaparak geçinen biri. Çokça kez Couchsurfing de evini paylaştığından ve sıcaklığından hızlıca samimiyeti kurduk.Ablamız bizi çok beğenmişti.Özellikle Peynir’e binlerce övgüler yağdırıyordu. Giyim tarzımız, konulara rahat bakışımız,geniş oluşumuz vs onu çok etkilemişti.Sürekli bizi cümleleri ile utandırıyordu. Kendisinin Amerikan oluşu sohbetimizi çok etkiliyordu.Aklına gele herhangi bir düşünceyi net bir şekilde söylüyordu.Kültürümüzün alıştırdığı dolaylı bir iletişim söz konusu değildi. Aklına gelen ağzına geliyordu. Bunun dışında hiç beğenemediğim küçük espriler yapıp çok yüksek sesle gülüyordu.Espri yaparken daha çok taklitlerden ses değişiminden faydalanıyordu.Zeka içeren komedi yerine durum komedisi yapılıyordu.Tanıdığım çoğu Amerikalılar’da bu özellik mevcuttur.

Biraz yorgunluğum ve sohbetten uzaklaşmamdan ötürü 1 saatlik bir uykuya çekildim. Hem Peynir’le iletişimleri çok kuvvetliydi.Olayların içerisinde olayları deneyimlerken, bazen beğeni beğenmeme mekanizmamın kölesi olup, olaylara iyi veya kötü gibi yargılar yapıştırabiliyorum.Karşıdakini beğenmediğim bir nokta, diğer beğenmeyeceklerimi görmemi sağlıyordu.Bu yüzüne baktığın insanın sadece sivilcelerini gözlemlemek için bakmaya benzer.Bu yargısal yaklaşım, koşulsuz kabulden uzak oluşundan ötürü, içimden bir acı hissetmemi sağlıyordu.İçten yüzüm ekşiyor, uzaklaşmak için yer arıyordum.

Zamanı durdurmak lazım! Kendini bir yerden kaçarken bulduğunda, ( çoğu zaman kaçtığını değil bir yere gittiğini zannedersin.) zamanı durdurup ben ne yapıyorum diye sormak lazım. Acıya gebe bu farkındalıklar, acısızlığın yolunu yaparlar. 

İçimdeki ben bir çölün ortasında, hava karanlık, hiç bir veri yok, ses yok, görüntü yok ! göremiyorsun,sağa gitsen çöl sola gitsen çöl.İçinden çıkan hiç görülmüş mü?Hava dışın durumuna göre değişir durur. Kötü diye adlandırdığın deneyim havayı soğutur, güzel diye adlandırdığın ise içini ısıtır. Havayı da sen yaratırsın, neyi nasıl algılayacağını veya bunun hangi duygusal süreçleri etkileyeceğini sen belirlersin (o tanımaya çalıştığın sen). Yaşamı kötü görmeye başlarsan hep üşür durursun, iyi dersen hep mutlu olup kendini kandırırsın.Ama iyi veya kötü demezsen, o zaman çölün içinde o ilk gerçek nefesini çekersin.Yaşam kokan, yaratıcılık ıslaklığında ve gerçek tadında, o ilk nefes. O nefes yıllarca susuz bulunduğun çölde, kafanı suya daldırmanı sağlar.Canına can, ruhuna ruh katar. Geri saralım ne mi yaptım? galiba sadece nefes aldım, yani sadece nefes! 

Kısa nap uykumdan uyandım ortam kırmızılaşmıştı, yandan jazz müzik, şaraplar ve peynirle jorynin yakınlaşması. Bende sohbetlerine balıklama atladım. Bir hostun evinde güzel bir akşam. Saat ilerledikçe sohbet samimileşiyor vücutlar yakınlaşıyordu. Onca otostopun sonucunda yorgun düşmüştük.Bolca alkole bandırılmış peynir, kendini tulumunun içine yatırmak istedi. Tulumu ile aralarında hate-love ilişkisi vardı. Yanlışlıkla kalın dağcılık tulumu almıştı ve tulum çantası büyüklüğündeydi. Bütün seyahat boyunca tulumu taşımak zorunda kalacağından dolayı yüksek bir emek gösterecekti. Ondan hem nefret ediyor hemde çok seviyordu.Geceleri açtığı yumuşak kollarına teşekkür, gündüzleri ise hacmine ve ağırlığına küfür ediyordu.Gezimizde büyük bir yeri olan tulumun bir de ismi vardı, Kadir. Evet ismi Kadir. 🙂 Peyniri Kadirin kollarına emanet ettikten sonra jory abla ile yalnız kalmıştım.

Jory en başında da belirttiğim gibi sürekli amerikan vari espriler yapıyor ve bir şeyler anlatıyordu. İletişimde 2 miz kaldığımızda kurallar değişmişti.Ben biraz daha sakindim ve kelimeleri seyrekleştirerek aktarıma eğilimliydim. Sanki sık amazon ormanları, seyrek ağaçlı tundra ormanlarına dönüşüyordu iletişim.Jory bu değişim ve dönüşüme adapte olurken elime konu başlığı yaratma otoritesini almıştım ve sohbeti tüketicilikten, keşifçiliğe taşımaya çalışıyordum. Sohbet arasında jory yoga yaptığından bahsedip karşıma geçip bacaklarını ayırdı ve esneklik şovu yaptı.Yapılan eylem tamamen etkilemek üzerineydi ve beni tamamen etkilemişti.İnsanın birisini beğenmesi sevmesi için bazı yönlerince hayran olması gerekmektedir. Hayran olma mekanizması her ne şekilde gelişmişse benim için esnekliğin ayrı bir noktası var.Bazı insanları tanırım, sadece kadın olmasına hayran olan insanlar, bazılarını tanırım hiç bir yan bulamayan ve bağlılık yakalayamayanlar.Ben Jordynin esnekliğine hayran olmuştum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Jory bana daha yakın davranmaya başlamıştı ve ben edilgen bir misafir olarak hızlı gelişmeleri gözlemliyordum.Sohbetimizde bazı zamanlarda kelimeler yerlerini bakışlara bırakıyordu, ve yaklaşmak isteyen bedeni, gözleri ile  beni davet ediyordu. Gözün tam içine bakarsanız daveti ve istenci görebilirsiniz. Belki yüz kaslarının kontrolü elindeydi ama göz bebeklerinin mikro oynaşmaları kalp atışı gibi kontrolsüz ceydi. Yatma zamanı gelmişti.

Önce kendi yatağına geçti ve sonra kalkıp beraber uyumak istediğini belirtti. Ben bu sevgisel paylaşım için aralanmış kapıyı kapatmadım.1 metre yanımızda Peynir ile Kadir büyük bir aşkla birbirine sarılmış, diğer yanda biz. Biz duvarları kırmızıya boyuyorduk , Kadir ise peynirin içini ısıtıyordu.1 metre yakınlık ama binlerce kilometrelik farklı dünyalar. Kadir ile Peynir durgun bir göldeydi biz ise, haz dalgalarınca gürültülü bir deniz. Yine farklı bir gece yine farklı bir duygusal yükselme ve içimde yankılanan hissiyatlar korosu.

You May Also Like

Çölde Bir Damla – Adem’in Yolu Bölüm 16 (Marakeş – SON)

Rainbow – Adem’in Yolu Bölüm 15 (Fas)

Tek’erlek – Adem’in Yolu Bölüm 14 (Marakeş)

Sar’hoş – Adem’in Yolu Bölüm 13 (Marakeş)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir